18 Eylül 2019 Çarşamba

KİTAP ÖNERİSİ - KENDİ YOLUNDA - Kelime Yayınları

Yepyeni, özgün bir çocuk kitabı....

Okuyan Annelere duyurulur! 

KENDİ YOLUNDA




Arka Kapak Yazısı
Kendi hayallerinin peşinden koşmak için birazcık cesaret ve istek yeter de artar!

Meslek seçimlerindeki kalıplaşmış düşüncelere, önyargılara, cinsiyet ayrımlarına, herkese inat; hayallerini pusulası belleyip "kendi yolunda" doludizgin giden yedi farklı çocuk ve her birinin hikâyesi...

Bu kitaptaki tüm hikâyeler sizin için; "Büyüyünce ne olacaksın?" sorusuna, içinizden ne geliyorsa söyleme ve gerçekleştirme cesaretini gösterin diye yazıldı.

"... ve bu yolda çalışmaktan hiç vazgeçmeyecekti."

Kaptan, yönetici, öğretmen, mucit, yönetmen, itfaiyeci, balet... Hayatlarımız birbirinden farklı maceralarla örülü birer senaryo ve biz bu senaryoyu istediğimiz gibi düşleyebiliriz. "Kendi Yolunda" da, farklı kalemlerden çıkmış öykülerin her birinde, "kararlılık, çalışkanlık, azim, cesaret, hedef belirleme" kavramlarının hayatımızda nerede durduğunu sorgulatıyor. Kevser, Pelin, Yalçın, Mucize, İpek, Selin ve Bahadır'ın maceraları, "kendi" olabilmenin hayatı nasıl da anlamlı kıldığını anlatıyor. Hayal kurmanın çocukların gelişimindeki yerine ve onları bu yolda desteklemenin önemine değinen bu kitap, günümüz çocuklarına iyi bir rehber olacak.
Dr. Çiğdem Mollaibrahimoğlu
Türkçe Öğretmeni .


Kitap hakkında daha fazlası için aşağıdaki güvenli linke tıklayabilirsiniz
http://www.bengusuozcan.com/teknoloji-psikoloji-gelecek/kendi-yolunda/ 


Güvenli bir satın alma linki

https://www.kitapyurdu.com/kitap/kendi-yolunda/509961.html&publisher_id=1791

Yayın Tarihi
ISBN6054969555
Baskı Sayısı1. Baskı
DilTÜRKÇE
Sayfa Sayısı104
Cilt TipiKarton Kapak
Kağıt Cinsi1. Hm. Kağıt
Boyut13 x 20 cm










14 Eylül 2019 Cumartesi

KİTAP ÖNERİ- KÖR ADIM - Yılmaz ŞENER

EYLÜL AYI KİTAP ÖNERİSİ

Yazarın son kitabı Yeni Çıktı!!!
KÖR ADIM 
Yazan: Yılmaz ŞENER

Yılmaz Şener, Kör Adım romanıyla matematiği hasıraltı etmemiş yazarlardan olduğunu gösteriyor. 


“Güneşin yeniden doğması başka bir günü getirmiyor, sadece dünü uyandırıyordu. Yarını olmayan tek yapraklı bir takvimin içinde oyalanıyorlardı. Zaman burada geçmiyor, çürüyordu. Çürürken de içinde oyalanan her şeyi kendisiyle beraber çürütüyordu. Bazen güneş bile çürüyordu buralarda. Asılı kaldığı yerde, dağların arkasına saklanana dek, sahip olduğu ışığıyla çürümüş bir koku yayardı.”


Merak uyandıran kurgusu, nefes alıp veren karakterleri ve okuma iştahını açan diliyle başucu kitabı hâline gelecek bir eser vadediyor okuruna. 


Başkahraman dönüştükçe dil de dönüşüyor. İlk okunduğunda önemsiz gibi görünen ayrıntılar roman ilerledikçe bir yapbozun parçaları gibi boşlukları dolduruyor. Faili meçhul bir cinayetle hayatı değişen bir çocuğun büyüyüp olgunlaşma sürecini ve doğduğu topraklara geri döndüğünde başına gelenleri konu edinen Kör Adım okuru fethedecek bir roman.

Güvenli Satınalma Linki
https://www.kitapyurdu.com/kitap/kor-adim/512226.html&filter_name=kör%20adım





YILMAZ ŞENER HAKKINDA
1982 Sancak doğumlu.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okudu.
Kitapçı, Tefrika, Sabitfikir dergilerinde kitap eleştirileri ve kısa hikâyeler yazdı.
Kitapsever dergisinde yazıları devam etmekte.
İstanbul’da yaşıyor.


Yayın Tarihi2019-09-05
ISBN6057762016
Baskı Sayısı1. BaskıDilTÜRKÇE
Sayfa Sayısı206
Cilt TipiKarton 
KapakKağıt 
CinsiKitap Kağıdı
Boyut13 x 19.5 cm

31 Temmuz 2019 Çarşamba

KISA ÖYKÜ OKU - Özgürlük, Rüzgâr ve Serçe Tüyü - Özlem AYTEK




YAZAR Köşesi
KISA ÖYKÜ-
Yazan: Özlem AYTEK                     




ÖZGÜRLÜK, RÜZGAR VE SERÇE TÜYÜ 




Kadın burnunu mendiliyle sert bir şekilde sildi.
“Ağlamıyorum. Grip olmuşum.”
“Ağlama zaten. Bundan hoşlanmıyorum.”
Kadının sessizliği ve tepkisizliği adamın işini zorlaştırıyordu. Onun ağzından henüz çıkmamış kelimelerin ağırlığının altında ne yapacağını şaşırmıştı. Oysa uzun ve dehşetli bir kavgaya dönüşecek sıkı bir tartışma için hazırlanmıştı haftalardır. Şimdiyse ne diyeceğini şaşırmış bir halde kesik kesik soluyordu. Hiçbir şey söyleyemedi. Karşısındaki herhangi bir şeyi merak etmemiş ve sormamıştı. Durup dururken açıklamak anlamsız olacaktı.
“İyi, ben gidiyorum.”
“Git.”
Kadın ona bakmıyordu. Pencereden içeri neşeli bir şekilde giren serçe tüyüne odaklanmıştı. Paytak bir ördek gibi kırıtıyordu kabarık, küçük, mavi kuş tüyü. Hafif rüzgârın eşliğinde bir sağa bir sola yalpalayarak uçuşuyordu. Odanın ortasına geldiğinde rüzgârın etkisini yitirişiyle kendisini sehpanın üzerine bırakıverdi.
Adam, kadına birkaç kez kararsız bir şekilde baktıktan sonra sanki söylemek için sabaha kadar uyumayarak zihninde canlandırdığı ve sonunda ancak güneş doğarken özetleyip ezberleyebildiği replikleri; kurumuş, bayat, kocaman ekmek parçalarını susuz bir şekilde yutmaya çalışıyormuşçasına üst üste yutkundu. Bu kadarına hazırlıksızdı. Bir felaket sahnesi beklentisi içindeydi oysa… Camları titretecek çığlıkları, haykırışları, duvarlara fırlatılacak kadehleri, tabakları hayal etmişti. Kararsızlık içinde bir iki saniye durduktan sonra daha fazla uzatmanın bir anlamı olmadığını fark etti. İçerideki sessizliğin kasveti ve ağırlığı dayanılacak türden değildi. Kapıyı yavaşça kapatıp sokağa çıktı. Tam da bu anda derin bir nefes alacağını ve rahatlayacağını hayal etmişti. Bu da düşündüğü gibi olmadı. Yapamadı. Yeni bir başlangıcın esenliğini duyumsamak için kendini zorladı. Sonunda özgür olduğunu düşünerek sevinmek için bir hamle daha yaptı. Hiçbir şeyi açıkça konuşamamıştı ama gerek var mıydı ki koskoca insanlardı, her şey apaçık ortadaydı işte. Anlayan anlamıştı.
“Beklediğimden kolay oldu.” Diye düşünürken tuhaf ve hoşuna gitmeyen bir duygu bürüdü tüm benliğini.
Kadın, kapının sessizce kapanmasının ardından ayağa kalktı. Gözü masaya konan serçe tüyüne adeta kilitlenmişti. Yaklaşıp onu aldı ve saklamak için her zamankinden farklı, güzel bir yer aramaya başladı. En sonunda ucuna yapıştırıcı sürüp müzik kutusunu saran kadifenin kenarına sabitledi. Yani her zamanki yere... Sonra kutunun kapağını açtı. Balerin büyüleyici bir ezgi eşliğinde dansını yaparken küçük tüy de hemen yanı başında, iliştiği yerde, bu kez balerinin dönüşü sırasında yarattığı minik rüzgârın etkisiyle titreşiyor, sanki o da kendi muhteşem dansını sergiliyordu.
“Ne uyum ama!” dedi kadın hayranlıkla. Sonra dönüp artık yalnız başına kalmış olduğu odanın her köşesini süzdü. Her biri kendi tarzına özgü olan eşyaları özenle seçmişti.
Bu eşyalar, seçilip eve geldikleri dönemde kadının o günlerdeki yaşamına ait tüm kesitleri ve anıları hafızasında tutan birer zaman makinesi gibiydiler ve kadını sık sık zamanda yolculuğa çıkarıyorlardı. Kadın eşyalarına gülümseyerek baktı. Onları sevdiği için seçmişti ve geçmişi hatırlatmalarını bir suç olarak görmeyecek, onları asla gözden çıkarmak istemeyecekti. Tıpkı sevdiği tüm diğer şeyler gibi onları da koruyacaktı… Yaşamış olduğu her günü sevdiğini ve unutmak istemediğini düşündü. Evet… Geçmişini, bugünü ve yarınını seviyordu. Kendisine dair olan her şeyi seviyordu. Umudu sonsuzdu. Umut ve sevgi kadın için değerli bir duyguydu.
Müzik durmuştu. Balerin ve tüy öylece yan yana duruyorlardı şimdi. Kadın kutunun kapağını kaparken balerini gözleriyle selamladı. Şimdi tüy, kutunun kenarındaki köşesinde dimdik ayakta duruyor, kapağın açılacağı ve balerini yeniden göreceği anı bekliyordu. Kadın onu da selamladı.
“Onu sık sık göreceksin! Endişelenme.”
Kadın mutfağa giderek bir kahve pişirdi ve sigara paketinden bir tane alarak yaktı. Dumanını pencereye doğru üflerken kahvesini yudumladı. Şahane bir andı… Kan dolaşımının hızlandığını, kalbinin kanatlandığını ve verdiği her nefesle birlikte ağzından başka bir şeylerin de uçup gittiğini hissetti. Karanlık ve ağır; is gibi, kapkara ve yapış yapış bir madde verdiği her nefesle birlikte ağzından dışarı boşalıyordu. Sanki içindeki ağırlığı kusuyordu kadın ve bu isteği dışında oluyordu. Verdiği her nefesle birlikte rahatladığını hissediyordu. Bu sırada cep telefonu çalmaya başladı. Uzanıp baktı ve ekranda en sevdiği ismi gördü: Nihal…
Telefonu açtı.
“Bitti.” Dedi.
Karşısındakinin sesi heyecanlıydı ve serçe gibi cıvıldıyordu. Kadın onu dikkatle ve gülümseyerek dinledikten sonra bu kez:
“Gitti.” Dedi.
Telefonu kapattığında iki taraf da hâlinden hoşnuttu. Nihal bunun gerçekleşmesini kadından çok istiyor, adamı en sevdiği arkadaşının hayatında kara bir bulut gibi görüyordu. Tüm mutlulukları gölgeleyen, arkadaşını üzen ve hiçbir şekilde değer görmeye lâyık olmayan kara, sefil, karanlık bir bulut… Üstelik onu defalarca farklı farklı kadınlarla görmüş, aynı iş yerinde çalıştığı için onun tüm sadakatsizliğine tanık olmuştu. Bu sessiz tanıklığın ağırlığı her geçen gün artarken yolların ayrıldığı bugün, bir bayram günü tadındaydı Nihal için.
Kadın kararlıydı. Evini ve sahip olduğu hiçbir eşyayı değiştirmeyecekti. Gidenle ilgili anıları, ağzından kustuğu o balçık gibi isle beraber uçup gitmişti sanki. Daha sevecen gözlerle baktı eşyalarına. Akşam ne pişireceğini düşünmeye başladı ve Whatsupp’tan Nihal’e bir mesaj attı:
“Akşam yemeği için seni bekliyorum. Bir şişe şarap alıp gel. Kutlayalım.”
“Uçarak geleceğim. Semih de gelir.”
“Anlaştık.”
Her şey tamamdı. Sofra kurulmuş, yemekler yenmiş, sıkı dostlar ellerini havaya kaldırarak kadehlerini sevinçle tokuşturmuşlardı. Kısık sesle dinledikleri Yunan ezgileri bu muhteşem anı taçlandırmıştı.
Dışarısı soğuktu. Adam siyah paltosunun tüm düğmelerini boğazına kadar iliklemişti. Atkısını boynuna üç kez doladıktan sonra cebinden çıkardığı yün bereyi de başına geçirdi. En gözde sevgilisinin apartmanının önündeydi. Kadın hayal kırıklığı içinde pencereden onun gidişini izlerken adam düşünüyor, yeni elde ettiği bu sınırsız özgürlüğü çırılçıplak kalmakla özdeşleştiriyordu. Çok özgürdü... Çok... Bundan daha özgür olmak imkansız gibi göründü gözüne... Tuhaf bir şekilde bu yeni hâlini tuzsuz yemeğe benzetti. Ya da daha tuhafı yemeği olmayan baharatlara... Evet, evet tam da bu cümle karşılıyordu duygularını. Ortada bir tabak var ve her türlü lezzetli ve kokulu baharatlarla, tatlandırıcılarla bezenmiş. Fakat tabakta yemek yok. Baharat neyi lezzetlendirecek? Her zaman yanında olmak için bir fırsat aradığı sevgilisinin tüm çekiciliğini yok eden yeni kavuştuğu özgürlüğü müydü? Flört ettiği herkesi istediği an arayabilirdi… Fakat isteksizdi. Bunu yapmak istemedi. Özgür olmanın düşündüğünden çok daha farklı bir anlamı ve sorumluluğu olduğunu fark etti. Özgürlüğü taşımak, özgürlüğün saygınlığına layık olmak ve özgürken mutlu olmak zor işti. Çünkü özgürlükle; yalnızlık, özgürlükle pervasızlık ve çirkinlik ve özgürlükle kişinin kendisine ördüğü duvarlar arasında çok ince bir çizgi vardı. Özgürlükle, kendine olan saygını korumanın arasındaki çizgiyse saç telinden daha inceydi. Farkındalığının kapıları ardına kadar açılmıştı. Burnunda tüten tek şey kullanmaya alışkın olduğu kahve makinesi, fincanı, tv izlediği kanepesi...
Yeterince yürüdüğünde cebinden anahtarını çıkardı. Her zaman satın almanın hayalini kurduğu, yepyeni ve kullanmaya hiç alışkın olmadığı eşyalarla dolu olan yeni evine girdi. Yeni ev, yeni yaşam ve hayalini kurduğu her şeye sahipti ama tuhaf bir şekilde gözünü sabaha kadar ayıramadı cep telefonunun ekranından. Kadını aramakla aramamak arasında milyonlarca kez gidip geldi düşünceleri. Sabah, gözlerini kamaştıran güneş ışıklarıyla açtı gözlerini. Pencereden içeri hafif rüzgâr eşliğinde süzülerek giren martı tüyüne baktı. Uzanıp onu yakaladı. Güzel, hafif ve rahatlatıcıydı. Doğaldı ve yanında duracağı her şeyle muhteşem bir uyumu yakalayacağı kesindi. Adam kalktı. Sabah sersemliğiyle gözleri konsolun üzerinde duran müzik kutusunu aradı. Buldukları kuş tüylerini hep o kutuya yapıştırırlardı kadınla birlikte ta ki tüy iliştiği kadifenin üzerinde yok olup gidene kadar. Her şey gibi müzik kutusu da eski evinde kalmıştı. Balerinin dansını ve ona eşlik eden müziği düşünürken kalbinin ta derinliklerinden gelen o duyguyu bir kez daha duyumsadı. Acıtıyor muydu? Sevmedi bu duyguyu. Hayatındaki her şey yepyeniydi, evi, işi, eşyaları ve tüm diğer her şey. Eski yaşama dair küçük bir obje bile yoktu elinde. Bu kadar yeninin arasındayken nasıl olup da eskinin içinden çıkamadığını, çırpındığını fark etti bir anda. İşte, farkındalığın kapısı bir kez aralanmayagörsün insanı böyle yerden yere vururdu. Adam düşündü: “Acaba üzgün müyüm?”
Kadınsa eskiden beri yaşadığı bu evde, eski eşyalarının arasında eskiden beri yapmakta olduğu gibi işe gitmek üzere uyandı. Bu kadar eskinin arasındayken nasıl olup da yepyeni bir yaşama başladığını, aldığı her nefesin kendisini yeni başlangıçlara hazırladığını ve gelecekte yaşamının muhteşem bir hâl alacağını hissetti. Sanki bugünden öncesini hiç yaşamamıştı. Yenilenmişti. Otobüsü yakalamak için sokakta hızla yürürken hafifçe esen rüzgâr saçlarını neşeyle sağa sola savuruyordu. Tıpkı serçe tüyünün pencereden içeri süzülürken yaptığı gibi. Kadın cebinden lastiğini çıkarıp onları ensesinde toplamaya çalışırken uçuşmakta olan saçlarını bir araya getirmekte güçlük çekiyordu. Neşeli bir oyun gibiydi. O belli bir kısmı her yakaladığında rüzgâr diğer tutamı elinden alıyor ve yeniden uçuruyordu. Sonunda başardığında kendi kendine gülümsedi. “Eğer bu bir oyunsa rüzgâr ben oynamaya hazırım.” Dedi neşeyle.


                                                                                                                                                Özlem AYTEK                 
-->

10 Haziran 2019 Pazartesi

KURŞUN KALEM - Mutluluk Üzerine - Özlem AYTEK

YAZAR Köşesi
DENEMELER-
KURŞUN KALEM

Özlem AYTEK                                 MUTLULUK ÜZERİNE 



                                                10 Haziran 2019

Gitmek istediğim yere gitmemiş olabilirim, ama olmam gereken yere geldiğimi düşünüyorum.”  Tercihlerimiz kadar mutluyuz. Doğru tabiiki... Uzaya da gitmek isteriz ama gitmiyoruz ve bunun için hiç kimse mutsuz olmuyor.
Ne demiş Mahatma Ghandi; “Mutluluk; düşüncelerin, söylediklerin ve yaptıkların arasındaki uyumdur.”  Bu uyum yakalandığında aynı zamanda yaşam orkestrasında kendi hayatımız için en ahenkli melodiyi de yakalamış olmaz mıyız? Çatlak seslerden arınmış, su gibi berrak, akan, kulaktan kalbe giden ve oradan da ruhun derinliklerinde dolaşan aslında hiç çalmayan ama hayatımızın en müthiş müziğinin ritmi... Ne harika...
Herkes konuşmuş başarmak ve mutlulukla ilgili ve daha fazla da söylenecek birşey kalmamış gibi.

Abraham Lincoln; ”Başkaları ancak kendi içinde hissettikleri kadar mutlu edebilir bir başkasını.” demiş. Ne güzel söylemiş. Başkaları tarafından mutlu edilmeyi beklemek herkesi topluca mutsuz edecek bir durum bence. Zaten ben mutluysam çevreme mutluluk saçarım. Mutlu olmak için destek beklemeyi çok tuhaf buluyorum. Tersine tüm insanların, hayvanların, hatta çiçeklerin bile mutlu olan insanları sevdiğine, onun çevresinde toplandığına eminim. Bu da topluca mutlu olacak bir durumu doğruyor, mutlu bir toplum için atılacak bir tohum gibi bence.
Mesele sadece mutlu olmak için kararını vermekle ilgili ve eğer bu kararı vermişsen asla geriye bakmamak gerek diye düşünüyorum. İyi ya da kötü, nasıl hissedeceğimiz tamamen yaptığımız seçimlerle ilgili. Seçimimiz ruh halimizi hangi yöne doğru ayarladığınızı gösterir.  MUTLU hissettiğim için kendime teşekkür ederim. Saatimi doğru yöne doğru ayarladığımı düşünüyorum.
Bence en bu konuda en güzel sözü Mark Twain söylemiş;
Kendini neşelendirmenin en iyi yolu başkasını neşelendirmeye çalışmaktır.”
İçimizde anlatılmamış bir hikaye taşımaktan daha büyük bir acı yoktur. Aslında mutluluk yoluna çıkmadan önce belki de ilk yapılması gereken o hikayeyi anlatmak ve böylece görmüş olduğunuz ilk çöp kutusuna bırakarak ondan kurtulmak gerek.
Mutluluğun kardeşi olan başarı için söylenmiş bir söz de çok etkileyici: “Eğer başarısızlıktan başarısızlığa coşkunuzu kaybetmeden koşuyorsanız bu gerçek bir başarıdır.”  Ne hoş değil mi? Gerçek başarının içimizdeki coşkuyu yaşatabilmek olduğunu bilmek.
Tabiki ben bir bilge değilim, bir başkasının düşüncesine göre saçmalamış da olabilirim. Bence bazen saçmalamak da mutluluk verici olabiliyor. Mutluluk kapıyı bir çalıp bir kaçan küçük bir yaramaz çocuk gibi. Onu hemen yakalarsanız iki taraf da uzun zaman boyunca eğlenemez, neşeli hissedemez. Bu da benim çıkarımım. Kocaman bir ağız olmak ve her şeyi bir anda yutmak gibi birşey. İzin verelim de o kaçsın biz de yakalama ümidiyle kapıyı tekrar tekrar açıp kapayalım. Bu neşeli oyunda karşılıklı olarak epeyce gülüp eğleneceğimize ve dolayısıyla mutlu olacağımıza eminim.
Mutluluk hakkında düşündüğümde aklıma gelenler işte bunlar :) Sanki öğretmen uzun bir metni oku ve özetini çıkar, sonrada bir A4’e sığacak şekilde yaz demiş gibi oldu :) İşte öyle bir şey...
Bugün mutlulukla ilgili yazmak geldi içimden.


20 Mayıs 2019 Pazartesi

KİTAP ÖNERİ - Deneyim Şarkıları - Martin JAY - METİS YAYINCILIK

DENEYİM ŞARKILARI
Martin JAY



Hem gündelik dilin hem de teorik söylemin hararetle savunulan ya da ısrarla karşı çıkılan ender kelimelerinden biri "deneyim". Yine de yakın zamana kadar, deneyim kavramının zaman içinde nasıl evrildiğini ortaya koyan kapsamlı bir araştırma yapılmış değildi. İşte Deneyim Şarkıları bu ihtiyaca cevap veriyor. İnsan deneyiminin doğasına ilişkin fikirlerin tarihini sunuyor bize.

Martin Jay, 16. yüzyıldan günümüze Batı söylemini incelerken, farklı düşünce geleneklerinden beslenen pek çok düşünürün neden "deneyim" kavramını anlamaya mecbur kaldığını, kavramın neden her zaman tartışma odağı olduğunu soruyor. Yazar tek tek insanları ve düşünce okullarını aşan tema ve örüntüleri keşfe çıkarak düşünce tarihinin tamamını aydınlatmaya girişiyor. Deneyim anlayışlarının çeşitli bağlamlarını incelemek için, Amerikan pragmatistlerinden ve İngiliz Marksist hümanistlerden Frankfurt Okulu'na ve Fransız postyapısalcılara kadar uzanan pek çok düşünce geleneğini, Montaigne, Bacon, Locke, Hume ve Kant gibi pek çok düşünürü inceliyor.
Modern kültürlerde "deneyim"in maddi, dilsel, kültürel ve teorik anlamı hakkındaki süregelen tartışmayla ilgilenenler için Deneyim Şarkıları'nın temel bir başvuru kaynağı olacağını umuyoruz.


Sayfa Sayısı: 512
Baskı Yılı: 2012
Dili: Türkçe
Yayınevi: Metis Yayıncılık
Kitap Adı: Deneyim Şarkıları
Yazar:Martin Jay

Çevirmen:Barış Engin Aksoy

Yayınevi: Metis Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 512
İlk Baskı Yılı: 2012
Dil: Türkçe
Barkod: 9789753428309



SATINALMA LİNKİ



İÇİNDEKİLER

Teşekkür
Türkçe Basıma Önsöz
Giriş

1. "Deneyim" Davası:
Yunanlılardan Montaigne ve Bacon'a
2. Deneyim ve Epistemoloji:
Ampirizm-İdealizm Çekişmesi
3. Dinsel Deneyimin Cazibesi:
Schleiermacher, James, Otto ve Buber
4. Estetik Deneyim Yoluyla Bedene Dönüş:
Kant'tan Dewey'ye
5. Siyaset ve Deneyim:
Burke, Oakeshott ve İngiliz Marksistler
6. Tarih ve Deneyim:
Dilthey, Collingwood, Scott ve Ankersmit
7. Amerikan Pragmatizminde Deneyim Kültü:
James, Dewey ve Rorty
8. Deneyim Krizine Ağıt:
Benjamin ve Adorno
9. Deneyimin Postyapısalcı Yeniden İnşası:
Bataille, Barthes ve Foucault

Sonuç
Dizin

OKUMA PARÇASI



Türkçe Basıma Önsöz, Martin Jay, s. 13-15.

"Kitapların kaderi okurların kapasitesine bağlıdır" anlamına gelen bir Latin atasözü vardır.(*) Tıpkı onları yazan ve okuyanlar gibi kitaplar da evlerinden ayrılıp umulmadık istikametlere yolculuk ederler. Büyüyüp ebeveynlerinin hayal bile etmediği hayatlar sürdüren çocuklar gibi, beklenmedik olanla karşılaşırlar – kimi zaman yakalanacak fırsatlar, kimi zamansa aşılacak engeller olarak. Bu süreçte, gelişip dönüşerek dünyaya ilk bırakıldıklarındaki hallerinin ötesine geçerler. Basıldıklarında tamamlanmış gibi görünebilirler, ama asıl maceraları ancak taşıdıkları potansiyellerin gerçekleşmesinin şartı olan okurlarının ellerine geçtiklerinde başlar. Kısacası, serpilip yaratıcılarının başlangıçtaki niyetlerinin ötesine uzanarak, ancak başkalarıyla etkileşim yoluyla olgunlaşarak ve şansları da varsa yabancılarla karşılaşmanın getirdiği türden bir bilgelik kazanarak kitapların da deneyim sahibi olabileceği söylenebilir.

İlk olarak 2004'te yayımlanan Deneyim Şarkıları, kimileri neşeli kimileri daha karanlık ama hepsi de zenginleştirici olan bu tür umulmadık karşılaşmalardan payına düşeni aldı. Saygın bir Marksist edebiyat eleştirmeni olan Terry Eagleton gibi birkaç okur, sonuçları bakımından yeterince politik olmadığından şikâyetçi oldu. Kimileri psikanaliz, Lebensphilosophie (hayat felsefesi) ya da fenomenoloji gibi düşünsel geleneklerin ihmal edilmesine, derinlemesine incelemek varken bunlara şöyle bir değinilip geçilmesine hayıflandı. Kimileriyse mevcut felsefi konumlarını meşrulaştıran bir tarih yazma peşinde olmayan düşünce tarihçilerinin o tipik kendini kısıtlama eğilimini eleştirerek, sahici ve sahte deneyim kipleri arasında daha güçlü bir ayrım yapılmayışından yakındılar. Bu rahatsızlıklar pekâlâ önemli olabilir –ki zaten sonradan, bunlardan birine değinme amacıyla, fenomenoloji ve deneyim üzerine bir yazı da yazdım(1)– ama hiçbir kitap okurlarının tüm arzularını gerçekleştiremez. Yanıtlanması gereken yeni sorular doğuran ve yeni muammalar yaratıp bunları çözmeye çağıran bir kitap, tartışmayı kapatan ve bitirip tükettiği bir konunun mezar taşı görevi gören "nihai" bir kitaptan daha üretkendir bence. Bir kitabın deneyimlerinin en anlamlı olduğu zamanların, okurlarında onun kusurlarını telafi etme, kendi deneyimlerine doğru yola çıkma gereği doğurduğu anlar olduğu söylenebilir.

Bu deneyimler yabancı bir dile çeviri mucizesini içerdiğinde, sahiden dönüştürücü etkiler yaratma şansı artmaktadır. Yeni bir dile taşınıp da değişmeden kalan bir kitap yoktur. Zira bir çeviride, yazarın asıl niyetlerini yanlış sunma ya da çarpıtma tehlikesi kadar, kitabın orijinalinde kapalı kalan, nüanslarla dolu yeni anlamları ortaya çıkarma fırsatları da azımsanacak gibi değildir. Deneyim Şarkıları da –birkaç Avrupa dilinde "deneyim"i karşılayan sözcükler arasındaki tarihsel ilişkiyi ve bu sözcüklerin düz ve yan anlamlarını inceleyerek– dil ile dil dışında uzanan bölge arasındaki kesişmeyi keşfetme amaçlı bir deneme olduğu ölçüde, çevirisi okurları kaçınılmaz olarak sözcüğün kendi dillerinde şimdi ya da bir zamanlar ne anlam taşıdığı üzerine düşünmeye itecektir. Çakışmalar olması muhtemelse de, kullanımlar arasında basit bir örtüşmeyi önleyen kaçınılmaz farklar vardır.

Birkaç yıl önce bir Bağımsız Yayıncılar Birliği, "anahtar sözcükler"in dünyanın dört bir yanındaki türlü türlü bağlamdaki anlamlarını araştırma amacıyla, Nadia Tazi editörlüğünde uluslararası bir proje başlattı.(2) Seçilen beş terimden bir tanesi de "deneyim"di (diğerleriyse "doğa", "hakikat", "toplumsal cinsiyet" ve "kimlik"). Aynı anda birkaç dilde yayımlanan bu ciltler, dünyanın farklı bölgelerindeki akademisyenler tarafından hazırlanmış ayrı ayrı başlıklardan oluşuyordu. Benim Keywords: Experience (Anahtar Sözcükler: Deneyim) cildinde yer alan yazım esasen, deneyimin tarihi ve günümüzde Amerika'da oynadığı rolle ilgiliydi. Yine aynı ciltte Pierre Clero'nun Avrupa'yı, G. K. Naranth'ın Hindistan'ı, Achille Mbembe' nin Afrika'yı, Ye Shu-Xian'ın Çin'i ve Nadar El-Bizri'nin Arap ve İslam dünyalarını konu alan nefis yazıları vardı. Kaçınılmaz bir biçimde boşluklar olsa da –örneğin Latin Amerika'nın eksik oluşu göze batıyordu– anahtar sözcüklerin içinde doğdukları bağlamları gerek yansıtma gerekse aşma yolları hakkında bir diyaloğu canlandırma yolunda hiç değilse ilk adım atılmış oldu.

Özellikle El-Bizri'nin yazısının pek çok Türk okurda yankı yaratacağını düşünsem de, yalnızca anadili Türkçe olanların fark edeceği, hem bu kitapta hem de uluslararası derlemede geliştirilenleri tamamlayacak ya da belki zora sokacak tekil nüanslar vardır şüphesiz. Kitabın okura bir şeyler kazandıracağını ümit ediyorum, ama okurların da bir o kadarını kitaba kazandıracağından eminim; bu nedenle, elinizdeki çeviriden sorumlu olan, Deneyim Şarkıları'nın belli bir okur kitlesiyle buluşmasına olanak sağlayan Barış Engin Aksoy, Beybin Kejanlıoğlu ve Metis Yayınları'ndan Tuncay Birkan'a müteşekkirim. Geçenlerde, Orhan Pamuk'un olağanüstü romanı Kar'ın İngilizce çevirisini okurken, o zamana dek hiç bilmediğim yeni bir dünyanın, birçok yönden kendi dünyamdan kökten farklı ama usta bir hikâye anlatıcısının anlatımında capcanlı bir biçimde mevcut olan bir dünyanın bana kapılarını açtığını hissettim. Deneyim Şarkıları'nın Türkçe yayımlanmasını da bir o kadar kıymetli bir armağan olarak düşünmek aşırı bir cüretkârlık olur; yine de umuyorum ki elinizdeki kitap, bu çarpıcı romanı okumanın bana sunduğu yeni deneyimlerin mütevazı bir karşılığı olarak kabul edilebilir.

Martin Jay

Amerikan Akademisi, Berlin

Ekim, 2010
Notlar


(*)Lat. "Pro captu lectoris habent sua fata libelli"; MS 3. yüzyıl sonuna, Terentianus Maurus'a ait olduğu düşünülmektedir. –ç. n. Yukarı
(1) "Phenomenology and Lived Experience", Blackwell's Companion to Phenomenology and Existentialism içinde, Hubert Dreyfus ve Mark Wrathall (haz.), Blackwell, New York, 2006; yeniden basım, Martin Jay, Essays from the Edge: Parerga and Paralipomena, University of Virginia Press, Charlottesville, Va., 2011. Yukarı
(2) Charles Leopold Mayer Vakfı'nın desteklediği Bağımsız Yayıncılar Birliği'ne Şanghay Edebiyat ve Sanat Yayınevi (Çin), Arap Kültür Merkezi (Fas ve Lübnan), Double Storey Books (Güney Afrika), Sage India (Hindistan), Editions La Decouverte (Fransa) ve Other Press (ABD) dahildi. Ciltlerin yayını 2004 yılında başladı. Yukarı

Devamını görmek için bkz.


ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER



Yücel Kayıran, “İnsan deneyiminin doğası”, Radikal Kitap Eki, 23 Mart 2012

Deneyim, modernlik bağlamında en önemli felsefi kavramlardan biri. Dahası modernliğin vaat ettiği yaşama tarzının merkezinde yer alan bir kavram. Kavramın bize, pek derin görünmemesinin nedeni, deneyim/tecrübe kelimesinin Türkçedeki kullanımından kaynaklanıyor. Bu kelimenin Türkçenin günlük kullanımdaki anlamı, “görmüş geçirmişliği”, “bir işi becerebilecek görgüyü kazanmış olmayı”, yani çaylaklıktan çıkmış olmayı dile getirir. Bu anlam da, bir yandan, deneyimden gelen bilgelik gibi bir bilgelik anlayışını diğer yandan da, bir defa kazanıldıktan sonra, sanki bütün hayatın şifresine sahip olunmuş bir özgüven duygusunu ifade eder.

Oysa kavramın Latincedeki anlamı, Martin Jay’ın işaret ettiği gibi, tehlikeli bir durumu göğüslemeyi de içerir: “Deneyim, bir badire atlatmak ve bu karşılaşmadan bir şey öğrenmiş olarak çıkmak”, dahası “hayatta karşılaşılabilecek engelleri ve tehlikeleri göğüsleyip aşarak masumiyeti geride bırakmış olan bir dünyeviliği” ifade eder. Aslında sadece Latince kökeni değil, Jay’ın referansıyla, terimin günümüzdeki yorumu da benzer içeriğe dikkat çeker: Çağdaş İngiliz felsefeci Stuart Hampshire göre de “deneyim fikri, suçlu bilgi fikridir, kaçınılmaz pislik ve kusur beklentisinin, zorunlu hayal kırıklıkları ve katışık sonuçların, yarı başarı yarı başarısızlıkların suçlu bilgisi.”

Burada, sadece, deneyimin yalnız arzu edilenle değil, aynı zamanda, kişinin istemediği, arzulamadığı şeylerin de deneyimleyebileceği söylenmiyor, aynı zamanda, arzu edilenin de tam olarak veya istenildiği gibi deneyimlenemeyeceğine de dikkat çekiliyor. Deneyim anında, kendimizi geleceğe ertelemekten kendimizi alamayız. Dolayısıyla deneyimin ne olduğu sorununun yanında, deneyimin olanaklılığı da, deneyim hakkındaki tartışmaların merkezini oluşturur. Önemli sorunlardan bir diğeri ise, deneyim kavramının, modernliğe ilişkin bir durumu anlamak için tartışılırken, kavramın aynı zamanda Antik Yunan felsefesinden beri varolagelmesi arasındaki farktan kaynaklanır. Sokrates ile Aristoteles’i burada anmak gerekiyor. Sokrates’in “sınanmamış hayat değersiz hayattı” sözü, her ne kadar, hayatın deneyimi göğüslemesi gerektiğine dikkat çekse de, asıl önemini, örtük olarak dile getirilen, birçok hayatın deneyimi göğüsleyemeden devam ettirildiğini, ettirilebildiğini söylemesinden alır. Deneyim, cesareti gerektirir; değerlilik bu cesaretle ortaya çıkan çabadadır. Aristoteles, ‘İkinci Çözümlemeler’de deneyimi sorun edinir ve şöyle tanımlar: “Anı duyumdur, aynı nesneye ait anının sık sık yinelenmesinden ise deneyim oluşur: bir deneyim sayıca pek çok anıdır. Deneyimden sanat ile bilimin ilkesi çıkar: oluşla ilgiliyse sanatın ilkesi, varlıkla ilgiliyse bilimin ilkesi.” Kavramın modern zamanlardaki kullanımı, tam da Aristoteles’in, “bir deneyim sayıca pek çok anıdır” tanımından farklı bir bağlama işaret etmesinden kaynaklanır. Bu farklı bağlam, biraz, yukarıda “suçlu bilgi fikri” dediğim bağlamı dile getirir.

Dolaysızlık ve kalıcı sonucu

Bu nedenle, Martin Jay’ın ifadesiyle söylersem, “‘deneyim’in Almanca karşılıkları özel bir ilgiyi hak eder”: “Erlebnis” ve “erfahrung”. Bu iki sözcük, Türkçede tek sözcükle, “deneyim” sözcüğüyle karşılansa da iki farklı anlayışı dile getirir. Deneyim kavramı, aslında Alman felsefesinin gündemine aittir. Jay’ın yaptığı ayrıma göre, erlebnis, “daha dolaysız, düşünüm-öncesi ve kişisel bir deneyim çeşidini ifade” ederken, erfahrung, “dışsal, duyusal izlenimlerle ya da bu izlenimler hakkındaki bilişsel hükümlerle ilişkilendirilmektedir.” Erlebnis, “biricik, duyumsal olanı arzular, diğeriyse ebedi aynılık arar. İlki zaman içinde anlamlı tekrarlar doğuramayan tekil olaylardı, diğerinin ise kalıcılığı vardı.” Gadamer’in ayrımını dile getirirsek, “erlebnis, iki şeyi dile getirir. Dolaysızlık ve onun keşfedilen ürünü ve kalıcı sonucu.”

Burada, her ne kadar çevirmenin tercihine bağlı kalsam da, ben, Türkçedeki “yaşantı” kelimesini, erlebnis’e karşılık olarak düşünme eğilimindeyim. “Erlebnis” sözcüğünün, Hans-Georg Gadamer’in, ‘Hakikat ve Yöntem’nin tercümesinde de, “tecrübe” sözcüğüyle karşılandığını da belirtmek gerekir.

Gadamer, erlebnis sözcüğünün, ilk defa Hegel’in mektuplarından birinde sahneye çıktığını söylüyor. Ona göre, kelimeyi kullanmamakla birlikte, “kavramın icat edilmesini provoke eden” Goethe’dir. “Çünkü onun şiiri çok yeni bir anlamda tecrübe ettiği şeyden hareketle anlaşılabilirlik kazanır. Goethe’nin bizatihi kendisi de şiirinin kapsamlı bir itiraf karakteri taşıdığını söylemiştir.” Yani şiirin, epistemik değil, bir oluş deneyiminin dışavurumu olması durumu.

Deneyim kavramı, her ne kadar, estetikle ilgili tartışmalarda, orada da şiir bağlamında ortaya çıkmış bir kavram olsa da, kavramın ve sözcüğün, gerek anlamı ve ortaya çıkışı göstermektedir ki, deneyim, modernliğim ortaya çıkışı sürecindeki yaşantısal dönüşümü konu edinen bütün disiplinlerle alakalı.

Martin Jay’ın ‘Deneyim Şarkıları’ adlı kitabı, deneyim kavramını, modernliğin bütün bağlamlarının merkezinde, epistemolojinin, dinin, siyasetin ve tarihin de merkezinde olan bir kavram olarak ele almakta ve kavramın bu disiplinler içindeki anlamsal gelişimini irdelemektedir. Başka bir deyişle, Jay, “deneyim’”in gerçekte ne olduğuna ilişkin bir açıklama sunmak yerine, birçok farklı gelenek içinden pek çok farklı düşünürün neden tam da böyle bir açıklama sunmak zorunda hissettiğini anlama”ya çalışıyor. Dolayısıyla Jay, bu kitapla, bize, daha önce Türkçeye çevrilmiş olan Hakikat ve Yöntem (Gadamer), Ben ve Sen (Buber), İç Deney (Bataille), Tarih Tasarımı (Collingwood) gibi yapıtların da hangi bağlamda yazılmış olduğuna ilişkin bir okuma stratejisi sunmuş oluyor.

Kitabın dikkati çekici bölümlerinden biri, “Dinsel Deneyimin Cazibesi: Schleiermacher, James, Otto ve Buber” başlıklı olanı. Jay, dinsel deneyim kavramı bakımından şu ayrıma dikkat çekiyor: Tanrı ve yaratısı hakkındaki belli önermelere dayalı iradi imandan, duygu yüklü, algıya dayalı dindar veya sofu davranışı olarak imana, “kutsallık deneyimi” kavramının oluşumuyla geçilmiştir. Bu bölüm, dinin batılı entelektüelin dikkat ve problem alanına girmiş olduğunu göstermekle kalmıyor aynı zamanda, Yahudiliğin Batılı entelektüeller tarafından onanması anlamına da geliyor. Yahudiliğin felsefi önem kazanmasında rol oynayan filozoflardan biri Emmanuel Levinas ise diğeri, kuşkusuz Martin Buber’dir. Buber’e göre, “bir başka insan ile gerçek ilişki yalnızca kısa karşılaşmalarda başarılabilir, bunun dışındaki karşılaşmalarda, öteki ‘deneyim nesnesi’ durumuna düşer.”

Devamını görmek için bkz.











4 Mayıs 2018 Cuma

Kısa Öykümüz: Mum Alevinde Yaşayan Denizcinin Öyküsü

-->

Lütfen sigaranızı mum alevinde yakmayın hanımefendi, dedi adını bilmediğim tok bir ses…
“Neden?”
“Çünkü ne zaman ki bir insan sigarasını mum alevinden yakarsa bir denizci ölür derler…”
Keskin bir açıyla yaklaştığım şamdanın üzerinden ivedilikle doğruldum. Mum alevi hala yüzümü ısıtıyordu

GİZEM KODAK yazdı: 
Bir kahve molası ve harika bir kısa öykü
Linki tıklayarak güvenle okuyabilirsiniz.


İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *