özgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2019 Cuma

Kısa Öykü- CİBALİ KARAKOLUNDA ESRARENGİZ BİR VAKA



Kısa Öykü

Yazan: Gizem KODAK





Cibali Karakolunda Esrarengiz Bir Vaka

Sekiz deniz tanrısı güneşli bir cumartesi gününde Cibali Karakolu’na düştüler.
Nasıl olduğunu kimse anlamamıştı?
Her zaman ki hafta sonu toplantılarından biri için Peneus Irmağı’nın kenarında buluşmuş ve su kürenin geleceği üzerinde biraz mütalaa yapmak için Tanrılar Kahvesi’ne doğru yola çıkmışlardı. Sabahın erken saatleriydi... Peneus ırmağı sakin, su perileri uykuda idi... Sabah haberlerini vermek için Hermes bile ortalıkta görünmüyordu...
Günün en güzel zamanı diye düşündü Poseidon,
“Etrafta fazla gürültü patırtı yokken şu masaya oturalım.”
Böylece, yuvarlak bir masa çevresindeki renkli sandalyelere oturup hararetli bir sohbete başladılar... Ancak bir süre sonra, masadaki boş bir sandalye dikkat çekmeye başladı, genç deniz tanrıçası Oekanides, bir an için ortadan kaybolmuştu. Dakikliği ile bilinen tanrı Nereus, büyük bir ciddiyetle etrafına bakındı. Masanın yaşça en büyüğü olan; ‘ilk suların tanrısı’ Phorcys, sarı saten mendiliyle alnında biriken deniz tuzu tanelerini siliyordu... Kısa bir sessizliğin ardından Tanrıça Amphitrite sandalyesinden doğrulup alt bahçeye doğru baktığında Oekanides’i gördü.
Genç deniz tanrıçası, birkaç basamak aşağıdaki avluda, eski bir ahşap kapının önünde durmuş merakla kapıyı inceliyordu. Kırmızı pelerinini, siyah saçlarının arkasına savuran Amphitrite,
“Kapıyla oynamamalısın tatlım, haydi masaya dön” diye seslendi.
Ancak kapı oldukça esrarengizdi ve Oekanides kapıyı aralamak için müthiş bir istek duyuyordu. “Amphitrite! Bunu mutlaka görmelisiniz, bu kapı adeta bir duvarın üzerine örülmüş!” dedi heyecanla.
Gerçekten de avlu duvarının önünde duran ve hiçbir yere açılmayan bir kapıydı bu... İki ahşap kanadının arasından gözüken kırmızı tuğlalar büyük bir sırrı saklar gibiydi... Bir süre sonra, merakına yenik düşen tanrılar da kendilerini bu gizemli kapının çevresinde buldular.
“İlginç...” dedi Proteus. “Daha önce bu kapıyı hiç görmemiştim”.
Su dünyasını karış karış bilmesiyle ünlü olan Proteus, deniz canlılarının çobanıydı ve bu yönüyle bir nevi turist rehberi sayılırdı. Dakik deniz tanrısı Nereus ise kapı önünde yapılan tüm bu konuşmaların zaman kaybı olduğunu düşünerek Poseidon’a bakıyordu. Daha fazla meraklı bakışla göz göze gelmek istemeyen Poseidon, kapıyı açmaya karar vermişti.
İşte ne olduysa o an oluverdi! Poseidon kapının kollarını çevirir çevirmez sekiz deniz tanrısı da kendilerini bir anda bambaşka bir dünyanın içinde buluverdiler!
Sabah saatlerinde Fatih dolaylarında şık bir restoran olarak işletilen görkemli bir su sarnıcının kapısı, garsonların şaşkın bakışlarıyla aralanmış ve kulak tırmalayan bir gıcırtıyla içinden sekiz kişi çıkıvermişti!
Sekizi de şaşkınlıkla birbirlerine bakıp ne olduğunu anlamaya çalışırken, restoranın müşterileri de aynı şaşkınlıkla sonlara bakıyordu.
“Sana o kapıyla oynamamanı söylemiştim!” dedi Amphitrite.
“İyi de kapıyı açan ben değildim ki!” diye karşılık verdi Oekanides.
Proteus,
“Muhtemelen artık Peneus’da bile değiliz!” diye mırıldandı.
Nereus’un iyice canı sıkılmıştı, saatine yeniden bakarak
“Bu durumu çözmek epey zaman alacak” dedi.
Elindeki 3 uçlu asayı saklamaya çalışan Poseidon ise hepsinden daha zor durumdaydı. “Bunların hepsi sizin suçunuz, o kapıyı kurcalamasaydınız bunların hiçbiri başımıza gelmeyecekti!”
Yazık ki asayı saklayabilecek bir yeri yoktu.
Bu sırada restoran sahibi, kadife halılarla bezenmiş abartılı merdivenlerden koşar adım inerek, “Sessiz olun! Sessiz olun!” diye bağırıyordu.
Phorcys,
“Biraz daha yaklaşırsa, şu kıl kuyruğu zehirli bir deniz anasına çevireceğim” dedi.
Grubun yaşça en büyüğü olmasının yanında, bu gibi hareketlere ayrıca bir tahammülsüzlüğü vardı Phorcys’nun. Nereus, onu sakinleştirmek için birkaç adım ilerideki sandalyeyi çekerek oturmasını istedi.
Restoran sahibi,
“Siz de kimsiniz! Müşterilerimi korkutuyorsunuz!” deyince o vakte kadar hiç konuşmamış olan yakışıklı Triton, bu can sıkıcı ölümlüyü tek eliyle boynundan yakalayarak havaya kaldırdı.
Su sarnıcı, müşterilerin çığlığıyla yankılanıyor, restoran görevlileri deniz tanrılarını sakin olmaları konusunda ikna etmeye çalışıyordu. Neyse ki kargaşa fazla uzun sürmedi, tüm bu gürültü patırtı sırasında arka sokaktan yükselen polis arabasının sesi duyulunca sekiz deniz tanrısı da saten pelerinleriyle su sarnıcından koşar adım dışarı çıktılar.
Restoran sahibinin kravatı Triton’un elinde kalmıştı...
Sekizinci tanrı olan Halaesus, oldukça soğuk kanlıydı. Falerii / Civita Castellane kentlerinin kurucusu olan Halaesus aynı zamanda usta bir arabacıydı. Elbette ki Olimpos’un atlılarına benzemeyecekti ama yine de yol üzerinden bir taksi çevirmeye çalıştı.
Yazık ki onları bu tanrısal kıyafetlerin içinde gören taksi şoförü, durumun ciddiyetini anlamamış ve bir grup delinin kendisiyle dalga geçtiğini düşünmüştü. Bu sırada, polis arabasının yaklaştığını duyan Oekanides,
“Geliyorlar!” diye bağırdı.
“Arabayı boş verin!” diye çıkıştı Poseidon. “Direk şu sokaktan içeri dalalım!”
Böylelikle Draman sokağından içeri hızlı bir giriş yapıp, restorandan tamamen uzaklaştılar. İnsanların bakışlarından oldukça rahatsız olan Triton,
“Kıyafet işine bir çözüm bulmalıyız, herkes bize bakıyor” dedi.
“Önce bir nerede olduğumuzu anlasak çok daha iyi olacak” diye yanıtladı Amphitrite. Proteus, işaret parmağıyla çenesini kaşıyarak bir tahminde bulundu.
“21. Yüzyılı İstanbul’unda olduğumuzu zannediyorum” dedi.
Bu sırada Süleymaniye Camisi’nin çevresini araştıran Poseidon, daha fazla dikkat çekmemek için bir çözüm bulmaya çalışıyordu. Caminin arkasına bakan kimsesiz bir avluyu işaret ederek, “Gidelim” dedi.
Böylece sekiz deniz tanrısı dikkat çekmemek için tek sıra halinde ayak uçlarına basarak Süleymaniye Camisi’nin arkasında toplandılar. Poseidon, hafifçe yere vurarak üç uçlu asası Trident’e emretti.
“21. Yüzyıl İstanbul Kıyafetleriyle Donat Bizi!”
Bu sözcükleri söylediği anda, Süleymaniye Camisi’nin sessizliği adeta bir gök gürültüsü ile yırtılmış ve Poseidon’un başındaki taç, sarı yaldızlarla işlenmiş siyah bir şapkaya dönüşmüştü. Triton’un üzerinde şimdi deniz mavisi bir gömlek vardı; elinde kalmış olan restoran sahibinin kravatını gülümseyerek boynuna bağladı. Amphitrite’nin kırmızı pelerini ince yünden kırmızı bir kazağa dönüşmüş, Phorcys’un saten kaftanı ise bir fular şeklinde boynunu sarmıştı.
“Çok daha iyi” dedi Triton, halinden memnun bir ifade ile.
Böylece sekiz deniz tanrısı çok daha güvenli bir şekilde İstanbul şehrini keşfe çıktılar, hatta Kariye müzesini gezip, Balat da tur attılar.
“Madem İstanbul’dayız bir Türk kahvesi içmeliyiz”. Dedi Nereus,
“Haklı” diye onayladı Amphitrite. “Hem yürümekten ayaklarımız ağrıdı, biraz dinlenmiş oluruz.”
“Türklerin ‘yorgunluk kahvesi’ diye bir tabirleri vardır. Bence de bir mola vermeye değer...” dedi yaşlı bilge Phorcys. Sekiz Tanrı da bir kahve molası vermek konusunda hemfikirdi artık... Lakin tam da otantik bir kahvehaneye girecekleri sırada Balat’ın dar sokaklarından öfkeli bir ses yükseldi.
“İşte oradalar! Restoranıma izinsiz giren haydutlar işte bunlar!”
Triton, usulca arkasına dönerek boğazındaki kravatı esnetti... Sesin sahibini hatırlamıştı.
Polis arabasının camından yarı beline kadar sarkan bu tombul restoran sahibini unutmak pek mümkün değildi zaten?
Böylece, Balat’taki Agora Meyhanesi’nin önünde yakalanan sekiz deniz tanrısı iki ayrı polis aracına bindirilerek Cibali Karakolu’na götürüldüler ve deniz manzaralı bir oda da komiserin karşısına çıkarıldılar....
“Şüphelileri getirdik Mine komiserim” dedi memurlardan biri.
Lakin komiser Mine Köftecioğlu, oldukça asabi bir hanımdı.
“İyi be! Sorduk mu? görüyoruz herhalde!” diyerek payladı adamcağızı.
“Özür dilerim komiserim.” dedi memur.
“Hiçbir şey dileyemezsin!” dedi kadın.
Sekiz deniz tanrısı şaşkınlık içerisinde birbirine bakınırken Amphitrite,
“Yahu, Hera’dan bile betermiş bu komiser!” diye söylendi kendi kendine...
Bu fısıltıyı duyan komiser, mevzuyu dinlemeksizin,
“Demek özel mülke izinsiz girer ve kamu huzurunu bozarsınız ha! Atın bunları nezarete!” dedi. Sekiz deniz tanrısı, kamu huzurunu bozmaktan dolayı işte bu şekilde Cibali’de nezareti boyladı.
Ertesi gün şüphelileri serbest bırakmak için kapıyı açan memurlar, nezarethanede yoğun bir deniz kokusu dışında hiçbir şey bulamadılar?
Görgü tanıkları, gece bir aralık Haliç üzerinde yerlerini tam olarak tespit edemedikleri bir grubun kahkahalarını duyduklarını söylediler, ama kim olduklarını asla bulamadılar...
Mine komiser ise ne kadar sinirlense de şüphelilere bir daha asla yakalayamadı. Ve o geceden sonra Cibali Karakolu’ndan deniz kokusu hiç eksik olmadı...

----SON---

Diğer Kısa Öyküleri de okumak için tıklayınız

10 Haziran 2019 Pazartesi

KURŞUN KALEM - Mutluluk Üzerine - Özlem AYTEK

YAZAR Köşesi
DENEMELER-
KURŞUN KALEM

Özlem AYTEK                                 MUTLULUK ÜZERİNE 



                                                10 Haziran 2019

“Gitmek istediğim yere gitmemiş olabilirim, ama olmam gereken yere geldiğimi düşünüyorum.”  Tercihlerimiz kadar mutluyuz. Doğru tabiiki... Uzaya da gitmek isteriz ama gitmiyoruz ve bunun için hiç kimse mutsuz olmuyor.
Ne demiş Mahatma Ghandi; “Mutluluk; düşüncelerin, söylediklerin ve yaptıkların arasındaki uyumdur.”  Bu uyum yakalandığında aynı zamanda yaşam orkestrasında kendi hayatımız için en ahenkli melodiyi de yakalamış olmaz mıyız? Çatlak seslerden arınmış, su gibi berrak, akan, kulaktan kalbe giden ve oradan da ruhun derinliklerinde dolaşan aslında hiç çalmayan ama hayatımızın en müthiş müziğinin ritmi... Ne harika...
Herkes konuşmuş başarmak ve mutlulukla ilgili ve daha fazla da söylenecek birşey kalmamış gibi.

Abraham Lincoln; ”Başkaları ancak kendi içinde hissettikleri kadar mutlu edebilir bir başkasını.” demiş. Ne güzel söylemiş. Başkaları tarafından mutlu edilmeyi beklemek herkesi topluca mutsuz edecek bir durum bence. Zaten ben mutluysam çevreme mutluluk saçarım. Mutlu olmak için destek beklemeyi çok tuhaf buluyorum. Tersine tüm insanların, hayvanların, hatta çiçeklerin bile mutlu olan insanları sevdiğine, onun çevresinde toplandığına eminim. Bu da topluca mutlu olacak bir durumu doğruyor, mutlu bir toplum için atılacak bir tohum gibi bence.
Mesele sadece mutlu olmak için kararını vermekle ilgili ve eğer bu kararı vermişsen asla geriye bakmamak gerek diye düşünüyorum. İyi ya da kötü, nasıl hissedeceğimiz tamamen yaptığımız seçimlerle ilgili. Seçimimiz ruh halimizi hangi yöne doğru ayarladığınızı gösterir.  MUTLU hissettiğim için kendime teşekkür ederim. Saatimi doğru yöne doğru ayarladığımı düşünüyorum.
Bence en bu konuda en güzel sözü Mark Twain söylemiş;
“Kendini neşelendirmenin en iyi yolu başkasını neşelendirmeye çalışmaktır.”
İçimizde anlatılmamış bir hikaye taşımaktan daha büyük bir acı yoktur. Aslında mutluluk yoluna çıkmadan önce belki de ilk yapılması gereken o hikayeyi anlatmak ve böylece görmüş olduğunuz ilk çöp kutusuna bırakarak ondan kurtulmak gerek.
Mutluluğun kardeşi olan başarı için söylenmiş bir söz de çok etkileyici: “Eğer başarısızlıktan başarısızlığa coşkunuzu kaybetmeden koşuyorsanız bu gerçek bir başarıdır.”  Ne hoş değil mi? Gerçek başarının içimizdeki coşkuyu yaşatabilmek olduğunu bilmek.
Tabiki ben bir bilge değilim, bir başkasının düşüncesine göre saçmalamış da olabilirim. Bence bazen saçmalamak da mutluluk verici olabiliyor. Mutluluk kapıyı bir çalıp bir kaçan küçük bir yaramaz çocuk gibi. Onu hemen yakalarsanız iki taraf da uzun zaman boyunca eğlenemez, neşeli hissedemez. Bu da benim çıkarımım. Kocaman bir ağız olmak ve her şeyi bir anda yutmak gibi birşey. İzin verelim de o kaçsın biz de yakalama ümidiyle kapıyı tekrar tekrar açıp kapayalım. Bu neşeli oyunda karşılıklı olarak epeyce gülüp eğleneceğimize ve dolayısıyla mutlu olacağımıza eminim.
Mutluluk hakkında düşündüğümde aklıma gelenler işte bunlar :) Sanki öğretmen uzun bir metni oku ve özetini çıkar, sonrada bir A4’e sığacak şekilde yaz demiş gibi oldu :) İşte öyle bir şey...
Bugün mutlulukla ilgili yazmak geldi içimden.


4 Mayıs 2018 Cuma

Kısa Öykümüz: Mum Alevinde Yaşayan Denizcinin Öyküsü

-->

Lütfen sigaranızı mum alevinde yakmayın hanımefendi, dedi adını bilmediğim tok bir ses…
“Neden?”
“Çünkü ne zaman ki bir insan sigarasını mum alevinden yakarsa bir denizci ölür derler…”
Keskin bir açıyla yaklaştığım şamdanın üzerinden ivedilikle doğruldum. Mum alevi hala yüzümü ısıtıyordu

GİZEM KODAK yazdı: 
Bir kahve molası ve harika bir kısa öykü
Linki tıklayarak güvenle okuyabilirsiniz.


28 Ekim 2016 Cuma

Zaman Yolculuğu

Bir zaman yolculuğu yapabilsem, verdiğim değeri, ayırdığım zamanı geri alırdım nicelerinden. Hayatla bir pazarlık denilecekse buna, benimki de bu kadarcık işte. Ne para ne pul.. Zamandan ve emekten değerlisi yok. Sanki hayatın tezatla ilişkisi, gerçekle çelişkisi gibi... En zor anlarda en beklenmedik kişiler ve çözümler umut olur yağar yüreklere. Seçici olmak ev alırken değil dost seçerken çok önemli... Çimento ve tuğlayla kıyas bile edilemez değeri.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *